Yves Saint Laurent, moda dünyasında geçirilen uzun ve başarılı kariyerinin ve hayatının (ki bu ikisinin arasındaki sınırların pek kesin olduğu söylenemez) sonunda 72 yaşında olmuş olsa da, bu dünyaya imzasını vurduğunda o denli gençti ki, adı, her daim modanın genç yüzüyle özdeşleşmiş olacak. Genç olan sadece kendisi değildi tabii, modaya getirdiği yeni bakış açıları, her biri birbirinden fazla tartışılan tasarımlarıydı aynı zamanda.

Saint Laurent’ın tasarım dünyasına birçok katkısı olsa da, en ikonik tasarımı, ünlü fotoğrafçı Helmut Newton tarafından ölümsüzleştirilen “Le Smoking” olmuştu. Bu tasarım, kadınlar için üretilen ilk “smokin” olmasa da (Marlene Dietrich’in 30’lu yıllarda smokinle gezdiğini biliyoruz, ancak o dönemde bu bir skandal niteliğindeydi) anaakım moda literatürünün lügatına ilk defa girmişti. Smokin’in tarihi ise tahmin edebileceğimizden biraz daha karışık.

Türkçede “smokin” olarak andığımız bu ceket-pantalondan oluşan takım, ingilizcede ise “tuxedo” olarak biliniyor. Ancak türkçedeki ismi, ingilizcede “sigara içmek” anlamına gelen “smoking”den geliyor. Bu isimde bir ceket, ilk defa, ingiliz terziler Henry Poole & Co tarafından Birleşik Krallık kralı VII. Edward için, puro veya pipo içerken dökülen tütünlerden kolaylıkla yanmayacak bir ceket olarak tasarlanmıştı. Bu ceket, günümüzde smokinin sahip olduğu ciddiyetin tam aksine, rahat bir giysi olarak üretilmişti; evde giyilebilecek, kart oyunları oynarken rahatlıkla masaya oturulabilecek, günlük bir giysiydi, özetle bugün “smokin” dediğimiz ceketten çok, “sabahlık” dediğimiz giysiye daha yakındı.

1966’da YSL “Le Smoking”le ortaya çıktığında, bu kıyafet, bir yenilik olmaktan öteydi, hatta New York Times’ta çıkan eleştiride “demode” olarak adlandırılmıştı. Ancak Fotoğrafların provokatif doğasının da bu tasarımın ününe katkısı yadsınamaz. Helmut Newton’un yaptığı bu çekimden en ünlü olan fotoğrafta,saçları geriye doğru sımsıkı toplanmış olan model, karanlık bir Paris sokağında, bir elinde yanan sigarası, diğer eli ise geriye atılmış ceketinin altından pantalonunun cebinde. Bir diğer fotoğrafta ise derin yırtmaçlı bir eteğinin içinden jartiyeri belli olan bir model sırtını duvara vermiş, smokinli model kendi sigarasını onunkinin ucuna dokundurarak yakıyordu. Eğer bu fotoğraftaki cinsel gerilim yeterince açık gelmediyse, smokinli modelin ayakkabısı veya şapkası dışında çırılçıplak olan bir başka modelle verdiği pozlarda, artık olay bir ima olmaktan çıkmıştı. Bütün bunlarla birlikte YSL’ın tasarımı, bütün masumane yorumları elinin tersiyle itiyor, ve “Le Smoking”in kadın cinselliği üzerine bir keşif ve toplumsal cinsiyet rolleri arasında bir oyun olduğunu açıkça ifade ediyordu.

“Her zaman şuna inandım; moda sadece kadınları güzelleştirmek için değil aynı zamanda onları rahatlatmak ve güven vermek için vardır.”

          — Yves Saint Laurent

 

Hızlı bir yükselişle moda dünyasının tepesine genç yaşta ulaşmış olan Yves Saint Laurent,  gençliğini, ününün zirvesini, hayatını hep toplumun gözleri önünde yaşamıştı. Ve ilk defa bir tasarımcının cinselliği, bir skandal olmaktan öte, pozitif bir algı yaratmıştı. Bunun en somut örneği, 1971’de fotoğrafçı arkadaşı Jean Loup Sieff’e verdiği çıplak pozdu. Saint Laurent’ın kariyeri, cinsel devrim ve yenilik üzerine kurulmuştu.

Genç Saint Laurent, moda dünyasına kolay ve hızlı bir giriş yapmıştı. Kolonyal Cezayir’de burjuva bir ailenin oğlu olarak doğan Yves, Chambre Syndicale de la Haute Couture’ün (Fransa Haute Couture Sendikası) okuluna gönderilmiş, başarılı öğrencilik döneminde birbiri ardına kazandığı yarışmalardan birinde jüri üyesi tasarımlarınıyla Dior’un çizimleri arasında benzerlik görmesi üzerine 17 yaşındaki Yves’i ünlü tasarımcının yanına yollamış, Dior’un asistanı olarak kariyeri bu şekilde başlamıştı. 1957’de Dior’un zamansız ölümü üzerine ise genç Yves 21 yaşında, markanın baş tasarımcısı rolünü üstlenmişti. Dior adı altında çıkarttığı ilk koleksiyonu, markanın isminin gerektirdiği şekilde kaliteli kumaşlar ve yetenek isteyen kesimlerle cou
ture geleneklerine uyuyordu; ancak katı astarları ve vatkaları kaldırarak rahatlık izlenimi veren “trapeze” koleksiyonuna imza atmıştı. Omuzlardan aşağıya doğru bir çan şeklinde bollaşan bir kesimi takip eden bu koleksiyon, oldukça olumlu yorumlar almıştı.

 

Ne yazık ki Saint-Laurent, bu başarısının hemen ardından askere çağrılmıştı, ve hiç bu deneyime uygun mizaçta olmadığından, hem fiziksel hem ruhsal sağlığı oldukça kötü etkilenmişti (ileride, zihinsel rahatsızlık ve bağımlılıklarını bu dönemde gördüğü yoğun tedavilere bağlayacaktı). Döndüğünde ise Dior markası onun kreatif direktörü pozisyonunu başka bir isimle doldurmuştu, bu da onu kendi markasını kurmaya itti. Sevgilisi ve ortağı olan Pierre Bergé, markanın işletme yanını üstlenmişti. Çift, ayrıldıktan sonra dahi arkadaşlık ve iş ortaklıklarını sürdürmüş, YSL markasının başarısında her daim Pierre Bergé’nin pazarlama dehasının uzmanlığı  önemli bir rol oynamıştı. Marka, daha uygun fiyatlı ürünlerini satmak için bir hazır giyim mağazası açan ilk büyük moda evi olacaktı. İlk başta moda dünyası bu harekete şüpheyle yaklaşsa da, bunun ne kadar doğru bir hareket olduğu ilerleyen yıllarda hazır giyimin markaya sağladığı kazançlardan anlaşılacak, diğer moda evleri de onu takip edecekti.

YSL, 1962’de kendi adını taşıyan ilk koleksiyonunu sunduğunda, henüz 26 yaşındaydı. Daha sert çizgilerini belli etmeye başladığı 1965’e kadar, süslemeerde bazı varyasyonlar gösterse de, Dior’da çalışırken alıştığı pahalı şıklık çizgisinden pek uzaklaşmadı. 60’lı yılların ortasına gelindiğinde ise modanın yönü değişmişti; Yves Saint Laurent gibi, aynı dönemde üne kavuşan Pierre Cardin ve André Courreges de modanın alışılagelmiş çizgisinden sapıyorlardı. Alım gücü gittikçe daha gençlerin eline geçerken modanın yüzü de gençleşiyor, alışılageldik kurallar geçerliliklerini kaybediyorlardı. Ortaya çıkan genç siluete Saint-Laurent’ın en meşhur katkısı, ressam Piet Mondrian’ın parlak renkli geometrik resimlerini, 60’ların düz hatlı, kısa etekli siluetine adapte ederek yarattığı “Mondrian” koleksiyonuydu.

 

1971’de YSL, çok tartışılan bir koleksiyona daha imza atmıştı. “Forties” koleksiyonu, adı üstünde 1940’lı yıllara dönerek dönemin modasını yeniden yorumluyordu. Bu denli tepki görmesinin sebebi ise; 1940’lı yılların savaş yılları olması, o dönemde üretilen kıyafetlerin çeşitli kısıtlamalara cevaben üretilmiş olması, ve toplumun çoğunun nahoş hatırlarla dolu o dönemin hatırlatılmasını hoş karşılamamasıydı. Ancak Saint Laurent, dönemin kıyafetlerinde, savaş döneminde erkeklerin askere gitmesiyle iş gücüne dahil olan kadınların özgürlüğünü görmüş ve bu dönemi lüks kumaşlarla tekrardan yaratmıştı. Bu yüzden koleksiyon, “forties” adının yanı sıra “özgürleşme” anlamına gelen “Liberation” adıyla da anılıyordu. Böylece bu koleksiyon, modada çığ gibi büyüyecek olan retro akımına öncü olmuştu.

Saint Laurent, iş hayatıyla özel hayatı, kişiliğiyle tasarımı arasındaki sınırlar pek belli olmayan tasarımcılardan biri olmuştu. Bu sınırların bulanıklaşması hiç de kazara değildi; bir kişi olarak kazandığı popülerlik, onun toplumun zevkine yön vermesine izin vermişti. Bir kişi olarak Yves Saint Laurent’in, hisleri, bedeni, zevkleri ve fikirleri, adının baş harflerini taşıyan YSL logosunda ölümsüzleşti.