Dingin, Özgün, Bir O Kadar Da İddialı Marka: One Square Meter

Slow fashion akımına sizi çeken ne oldu?

Aslına bakarsan, “Hadi slow fashion akımına kapılalım,” demedik; bakış açımız bizi oraya oturttu. Tasarım süreci, tasarım yaparken neye öncelik verdiğin, kimin için tasarladığın, üretim şartları, şeffaflık, sürdürülebilirlik ve etik gibi değerlerden oluşan bir küme bu. Bu değerlere verilen her cevap işin kimliğini değiştiriyor; bu açıdan tasarım yapmanın politik bir durum olduğunu düşünüyoruz. Biz seçim özgürlüğümüzü kullandık ve One Square Meter da bu değerlere verdiğimiz cevapların kesiştiği yerde kuruldu.

Örneğin, tasarım ve üretim sürecini başından sonuna kadar biz üstleniyoruz; hayata gelen ürünlerin tasarlanmasından kalıplarının çıkarılmasına, desenlendirilmesinden dikilmesine, etiketinden paketlenmesine, fotoğraf çekiminden internet sitesi yönetimine kadar her şeyi bizden geçiyor. Doğal ipliklerle üretilmiş kumaşlar kullanıyoruz; Orta Anadolu firmasının denimleri ve Denizli, Buldan’da dokunan keten ile çalışıyoruz. Desenlendirme için kullandığımız boyalar da doğayla barışık içerikte. Şubat ayı sonunda çıkarttığımız üçüncü yıl koleksiyonumuzdaki parçaların tamamı temel, çok yönlü, evrensel ve işlevsel parçalar. Onların 3 ay sonra ‘modasının geçeceğine’ dair bir endişemiz yok; zira bu sürekli değişen ve hızlı tüketime yönelik anlayışın dışında ve karşısında, kıymetli seriler üretmeyi kendimize kılavuz olarak alıyoruz. İhtiyaçları gözeten ve güzel olanı ortaya çıkaran, uzun süre ve severek kullanılabilecek bir anlayışla çalışıyoruz.

 

Yanında durduğumuz bir diğer konu, adil ticaret. Stoklu değil, sipariş üzerine çalışıyoruz. Bu sayede çoklu üretimden kaynaklanan maliyetleri müşterimize yansıtmadan fiyatlarımızı makul bir seviyede tutabiliyoruz. Satış kanalı olarak internet sitemizi kullanmamızın sebebi de bundan; mağaza anlaşmalarından doğan payları fiyatlarımıza yansıtmıyoruz. Tüm ürünler koleksiyonda oldukları süre boyunca olmaları gereken fiyatla satışta oluyor; indirim yapmıyoruz ve insanların beğendikleri bir ürün için şişirilmiş fiyatının makul bir seviyeye çekildiği ‘indirim günleri’nde kuyruğa girmelerini de son derece adaletsiz buluyoruz.

One Square Meter nasıl başladı? Sizin kişiliklerinizden nasıl besleniyor?

2015 senesinde bir gece otururken uzun süredir çok severek bir şey almadığımızdan konuşuyorduk. Kullandıklarımız hep bir hikayesi olan, kıymetle üretildiğini bildiğimiz şeylerdi ve o ‘şeyler’e artık rastlayamıyorduk. “O zaman biz yapalım,” dedik.

Zeynep ve Çağrı

İkimiz de reklam ajansı çıkışlıyız; o dünyanın hiçbir gerçekliğe dayanmayan ve insanın ruhunu tüketen işleyişinden öyle sıkılmıştık ki güzel bir şeyler yapmak istedik. El becerimiz de vardı. Mevcut becerimiz ve sıfır sermayemizle bir cesaret araştırmaya koyulduk; kumaş çeşitleri, baskı teknikleri, hayatımızda yer bulan şeyler. Ne yapmak istemediğimizi bildiğimiz için, yapabileceklerimize yön vermek daha kolay oldu. Yaklaşık 6 ay böyle bir beslenme süreci ile geçti. Tek bir çanta ile çıktık; çizgileri ağaç baskı ile desenlendirilmiş, basma astarlı, deri askılı bir çanta. Şu an yanımızda 50 parçayı aşkın bir koleksiyon var. İlk günden beri buna bir hobi gözüyle değil, profesyonel bir iş gözüyle bakıyoruz.

Zeynep: ‘Prensiplerim var.’ Sanırım One Square Meter’ı kişiliğimden beslediğim açılardan biri bu oldu. Çünkü bu markanın prensipleri var. Üzerinde yazı olan hiçbir şey yok örneğin; çünkü her şeyin kendine dair bir hikayesi var ve o hikayenin kullanan kişiyle özelleşmesi ve onunla yazılmaya devam etmesi kıymetli olan. Süslü hiçbir şey yok. Tüm çizgiler olması gerektiği kadar çiziliyor. Kulağa biraz katı gelebilir; ama en azından tasarımda neye yer ve önem verdiğimiz noktasında bu sınırlara da ihtiyaç var.

Çağrı: Uzun yıllar reklam ajanslarında sanat yönetmenliği yaptım. Kısıtlı zamanlarda, istemediğim işleri yaparken ister istemez bende mesleki bir deformasyon oluştu. İşlerin beğenilmesi için belli formüller üzerinden ilerleyip işi en kestirme şekilde çözmeye çalıştım hep. One Square Meter’ı kurmamızla beraber bir şifa buldum. Arzu ettiğim tasarıma ulaşmak için kendime zaman tanıyabilmek, fonksiyonu düşünüp gerçek bir şeylerle uğraşabilmek, istediğimde sakin, istediğimde asi bir seçki çıkarabilmek bir tasarımcı olarak benim için çok kıymetli.

Elde yapılan ve zanaatkarlık gerektiren ürünler şu sıralar oldukça gündemdeler,  bu trend satışlara da olumlu etki ediyor mu?

İnsanlar artık kıyafetlerinin kimler tarafından, hangi şartlarda üretildiğini bilmek istiyor. Geçtiğimiz dönemde insani olmayan şartlarda çalışıp bir de emeğinin karşılığını alamamış üreticilerin protestolarına tanık olduk. Bu hareket o ‘fast fashion’ markasının satışlarını çok etkilememiş olsa da yine de insanların aklında, “kıyafetlerimi kim üretiyor?” sorusunun belirmesinde bir aracı oldu. Bu noktada içimiz son derece rahat; üretim sürecimizi mümkün olduğunca paylaşmaya çalışıyoruz ki bu işe kıymet katan aşamalardan biri de o.

Üçüncü yılımız için iki ayrı koleksiyon çıkarttık; ARTISAN ve TAILORED. tüm parçalar elde dikiliyor evet; ancak ARTISAN COLLECTION’da bir de farklı desenlendirme teknikleri devreye giriyor; ağaç baskı, mum batik, indigo boyama. Tüm bunlar uygulandığı ürünü biricikleştiren ve ona değer katan teknikler. Biraz da meşakkatli süreçler tabi. Biz ürünlerin uzun süre kullanılmalarını arzuladığımız için desenleri çalıştıktan sonra bir de farklı fiksaj teknikleri uyguluyoruz. Bu da üretim sürecinin daha uzun, fiyatlarında da TAILORED ürünlere göre yüksek olması sonucunu doğuruyor.

İnsanlar kurduğumuz ve onlara sunduğumuz bu süreci takdir ediyor. İlgiyi ve talebi bir trende ayak uydurmak değil de, karşılaştığı güzel bir şeye hayatında yer vermek istemesi olarak görüyoruz, ve bu insanlarla çok sık karşılıyoruz; gerek satış, gerek iletişim anlamında. Onlardan gelen mesajlar o kadar heyecan verici oluyor ki doğru noktada olduğumuza bir kez daha inanıyoruz.

Modanın en kaotik olduğu yerlerden uzakta yaratıcılığa odaklanmanın keyfi ve zorlukları neler?

Yaklaşık 2 senedir Ayvalık’a yakın bir kasabada, zeytinliklerin içinde, şehire dair bildiğimiz her şeyden uzak yaşıyoruz. Bu çok dinlendirici bir durum; üzerine düşündüğümüz tek şey One Square Meter. Bu dingin zihin ve ruh halinin tasarım ve üretim sürecine yansıması da olumlu oluyor pekala. İstanbul’da kalsaydık şu an ne yapıyor olurduk, tahmin dahi edemiyoruz. Ama uzakta olmak da ister istemez bir kopukluk getiriyor beraberinde. İstediğimiz an istediğimiz kişilerle yüz yüze iletişime geçemiyoruz ne yazık ki.

Markalaşmanın ilk sinyalleri sizce nelerdir?

Markalaşma çok geniş bir konu. Markalaşmış olmanız için yaptığınız işin belli bir tasarım çizgisinde olması, ürünler arasında bir paslaşma ve koleksiyonlar arasında bir kardeşlik gerekiyor ki insanlar yeni bir ürününüzü gürdüğünde dahi sizi hatırlasın. Bu noktada bazı şeyleri sahiplenip, bazı şeyleri reddetmek önemli.

Sizi yada markanızı tanıyan kişi alametifarikanızla tanıyor. Alev Ebüzziya’nın seramiklerinin dengede duran tabanlarını gördüğünüz zaman yüzlerce seramik sanatçısı arasından ‘işte bu Ebüzziya’ diyorsunuz. Markalaşmak işte böyle bir şey. Malzeme ve teknikten çok sizin yorumunuz önemli. Alıcıyı tavlamak adına ürün kişiselleştirmek, çok satar diye o gün popüler olan trendin peşinden koşmak, Pinterest’te görüp benzerini yapmak kısa vadede ekonomik olarak rahatlatıcı olabilir ama markalaşma adına kötü hamleler.

Şu an nerelerde satışınız mevcut ve hedefiniz ne?

Ana satış kanalımız, internet sitemiz onesquaremeter.co. Onun dışında İstanbul’da Slow Public ve Souq Dükkan’da ve hipicon.com‘dayız sadece. İngiltere’de bir Türk girişimcinin imzasını taşıyan hippist.co.uk‘deyiz. Nisan ortasında ise Amsterdam’da olacağız; CKX Studio adında bir butikle çalışmaya başlıyoruz.

Amsterdam bizim için heyecan verici bir gelişme oldu. Kendini ‘denim city’ olarak tanımlayan bir yerde ürünlerimizle var olmak, iyi bir adım. Ekimin son haftasında orada gerçekleşecek bir festivale katılmayı planlıyoruz. Danışmanımız Sinem Çelik’in bu anlamda bizi yönlendirmesi cesaretimizi katladı. Büyümenin de yurt dışı ayağını sağlamlaştırarak gerçekleşeceğini düşünüyoruz.

Şimdiki aklımız olsa farklı yapardık dediğiniz bir şey oldu mu?

Henüz üçüncü yılımıza girdik; kısa gibi geliyor, ama aslında çok şey öğrendik. gelişmeye ve evrilmeye açık olduğumuz, ve esasında her şey doğal akışında gerçekleştiği için doğru bir yerde durduğumuzu düşünüyoruz. “farklı yapardık,” dediğimiz pek bir şey yok galiba.

Aslı Özbek
Aslı Özbek

Aslı 2004 yılından beri moda sektöründe çalışıyor. Milano ve Paris'te başlayan kariyerinin büyük bölümü lüks perakende sektöründe geçti.

Henüz yorum yok

Yorum yap

Email adresin yayınlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.